31 Mart 2007 Cumartesi

28 Mart 2007 Çarşamba

.......

Birbirimizi anlayamayacağız korkusuyla, sözcükleri gereğinden çok fazla kullanıyoruz. Konuşmamanın, iletişim kurmayı reddetme anlamına çekilmesinden, kabalık olarak görülmesinden korkuyoruz. Ayrıca, çok fazla konuşuyoruz. Sessizlik bizi ürkütüyor. Sessizliği denetleyemiyoruz. Oysa sessizlikte, sezinlediğimiz ama tanımadığımız dürtülerin, özgürlüğün ve gelişigüzelliğin son noktası saklıdır. Sözcükleri kullanmakla, sessiz dünyaya kendi düzenimizi zorla kabul ettirmiş oluruz. Kendimizi güvende hissederiz. Sözcük kullanmamız, etrafı izleme, bilinmeyeni sorgulama, sözlü tanıma haritası olmayan şeyleri sözcüklerle kodlama eğilimimizden doğan bir gücün işaretidir. Sözcükleri kullanmakla, çevremizdeki şeylere sahip oluruz. Sahip olunca da kendimizi güçlü, herşeyi denetleyen bir konumda hissederiz. aymazlığımızın doruğu da budur işte. Başını kuma gömen devekuşundan farksız bir durum. Birer ikame olan sözcükler, kendimizi yaşama bırakmaktan alıkoyar, deneyimlerimizin önüne geçer. Sözcükler bizi kör eder, tüm duygularımızı ve düşüncelerimizi birer sözcüğün içine sıkıştırma yolundaki baskın faaliyet, duyularımız aracılığıyla ulaşacağımız kavrayışı engeller, önünü keser. böylece duyular, sözcüklere bir yardımcı olarak kullanılır yalnızca. Yalnızca sözcüğün anlamını zenginleştirmek için kullanırız onları. Buna karşılık, sözcüklerin, duyuların toplam deneyimini zenginleştirmek için kullanıldığı pek nadirdir. Konuşma diline öyle alışmışız ki, arabayı atın önüne koşuyoruz. yapay kategoriler, yaşam deneyimlerinin yerini almış durumda. Tüm duyularımızın toplamından da yoğun kavramlar, her nasılsa sözcüklere teslim ediliyor. Türümüzün en karmaşık ve en zengin deneyimlerinden biri lan aşkta örneğin, "seni seviyorum" sözcükleri, bakıştan, temastan, kokudan ve aşkı ifade eden çeşitli seslerden çok daha büyük önem kazanmıştır. Duyularımızın ortak yaşanmışlığı aracılığıyla aşkı paylaşmaktansa, ona sözcüklerle sahip çıkmaya çalışıyoruz. Her aşk farklı olduğuna göre (farklı kokular, farklı dokunma biçimleri, farklı psikolojik roller) her aşkta, paylaşılan sözcüklerde farklı olur diye düşünüyor insan, ama, hayır! Kalıp sözcükler, yaşadıklarımızdan daha önemli ve "seni seviyorum" tümcesindeki totaliter sahiplenme, tüm aşk deneyimlerini standartlaştırıyor, aşkı nicelleştiriyor. Bu tümceyi, aşkı aritmetiğe dökmek için kullanıyoruz: "Ben, üç kere aşık oldum."
Aşkın söz aracılığıyla sahiplenilmesi ve nicelleştirilmesi, aşkın çok renkli ve çok dilli yaşanmışlığına aykırıdır; onun insandan insana ve deneyimden deneyime değiştiği gerçeğine ters düşer.Sözcükler, aşkı, birbirini dışlayan kategorilere sokar zorla. "Kimi seviyorsun, onu mu yoksa beni mi?" gibi bir tümceyle, bir aşk durumunun ille de doğrulanması, sınıflandırılması gerektiği için ne çok insan acı çeker, çıldırır, intihar eder ya da başkalarına acı çektirir. Mutlaka birinden biri olmalıdır çünkü. Biri varsa diğeri olamaz. Sırf söz paradigmasının tutsağı olduğumuz için. Aşkın karşılığı olarak sekiz, on, onbeş sözcük olsaydı keşke. Daha az kıskanıp daha az sahiplensek, standartlaştırmanın kısırlaştırıcı baskısına yüz çevirip, benzersizliğe daha çok değer verseydik. Dikey hiyerarşiyi boşlasaydık. Peki, ya aşkın karşılığı olan hiç bir sözcük olmasaydı? O zaman olmayacak mıydı yani? Aşk duyulmayacak mıydı o zaman? Aşk sözden önce de vardı.

Gündüz Vassaf, Cehenneme Övgü, Sözcük Mahpusları.

25 Mart 2007 Pazar

Mutluluğun Sırrı


Biraz felsefi ya da ağır bir konu olacak belki ama bugünlerde sık sık soruyorum kendime bu soruyu: Mutluluğun sırrını...Tekerlekli sandalyedeki insanlar basketbol oynarken, gözleri görmeyenler santranç oynarken, elleri olmayanlar resim yapabilirken ben bu soruyu sormakla bencillik mi yapıyorum acaba?Nedir insanları mutlu kılan şeyler?Kimilerine göre bir bebek, kimilerine göre bir eş, sevgili, kimilerine göre başarı, kimilerine göre para, kimilerine göre bir dost...


Arayan gözlerle hiç bakma etrafina, mutluluk pesinden kosarak yakalanmaz...(Özdemir Erdoğan)


Bir tüccar Mutluluğun Sırrını öğrenmesi için oğlunu insanların en bilgesinin yanına yollamış. Delikanlı bir çölde kırk gün yürüdükten sonra, sonunda bir tepenin üzerinde bulunan güzel bir saraya varmış. Söz konusu bilge burada yaşıyormuş.Bir ermişle karşılaşmayı bekleyen bizim kahraman, girdiği salonda hummalı bir manzarayla karşılaşmış: Tüccarlar girip çıkıyor, insanlar bir köşede sohbet ediyor, bir orkestra tatlı ezgiler çalıyormuş; dünyanın dört bir yanından gelmiş lezzetli yiyeceklerle dolu bir masa da varmış. Bilge sırayla bu insanlarla konuşuyormuş ve bizim delikanlı kendi sırasının gelmesi için iki saat beklemek zorunda kalmış.Delikanlının ziyaret nedenini açıklamasını dikkatle dinlemiş bilge, ama Mutluluğun Sırrını açıklayacak zamanı olmadığını söylemiş ona. Gidip sarayda dolaşmasını, kendisini iki saat sonra görmeye gelmesini salık vermiş -Ama sizden bir ricada bulunacağım,- diye eklemiş bilge, delikanlının eline bir kaşık verip sonra bu kaşığa iki damla sıvıyağ koymuş. -Sarayı dolaşırken bu kaşığı elinizde tutacak ve yağı dökmeyeceksiniz.-Delikanlı sarayın merdivenlerini inip-çıkmaya başlamış, gözünü kaşıktan ayırmıyormuş. İki saat sonra bilgenin huzuruna çıkmış.-Güzel, demiş bilge, peki yemek salonumdaki Acem halılarını gördünüz mü ?Bahçıvan Başı’nın yapmak için on yıl çalıştığı bahçeyi gördünüz mü ?Kütüphanemdeki güzel parşömenleri fark ettiniz mi?Utanan delikanlı hiçbir şey göremediğini itiraf etmek zorunda kalmış. Çünkü bilgenin kendisine verdiği iki damla yağı dökmemeye çabalamış, başka bir şeye dikkat edememiş-Öyleyse git, evrenimim harikalarını tanı,- demiş ona bilge. -Oturduğu evi tanımadan bir insana güvenemezsin.- İçi rahatlayan delikanlı kaşığı alıp sarayı gezmeye çıkmış. Bu kez, duvarlara asılmış, tavanları süsleyen sanat eserlerine dikkat ediyormuşBahçeleri, çevredeki dağları, çiçeklerin güzelliğini, bulundukları yerlere yakışan sanat eserlerinin zarafetini görmüş. Bilgenin yanına dönünce, gördüklerini bütün ayrıntılarıyla anlatmış-Peki sana emanet ettiğim iki damla yağ nerede?- diye sormuş bilgeKaşığa bakan delikanlı, iki damla yağın dökülmüş olduğunu görmüş-Peki,-demiş bunun üzerine bilgeler bilgesi, -sana verebileceğim tek bir öğüt var:Mutluluğun Sırrı dünyanın bütün harikalarını görmektir, ama kaşıktaki iki damla yağı unutmadan...Biraz uzun bi hikaye ama sanırım okunmaya değer...

18 Mart 2007 Pazar

Rahatlama zamanı :-)


Dün arkadaşlarımdan biri yoga yaparak çok rahatladığından bahsetti. Doğruyu söylemek gerekirse ben pek böyle şeylere inanmıyorum. Ancak o kadar çok faydası olduğundan bahsetti ki denemekten ne çıkar diye düşündüm. Yogayla ilgili nette küçük bir araştırma yaptım. İşte yoganın sayısız faydalarından bazıları:


  • Yoga egzersizleri sayesinde, öğrenmiş olduğun yanlış kas hareketlerini bırakacaksın ve tüm sisteminin uyumlu işler görmesini sağlayacaksın.

  • Bedenini yıllarca gerçek anlamda kullanmadıysan yoga egzersizleri sana çok faydalı olacaktır. Çünkü bu egzersizler, kas- iskelet kondisyonunu ve kuvvetlendirici egzersizleri birleştirirler.

  • Bunun yanısıra “dağınık” düşünmeye karşı koyma, sakinlik ve kontrol kazanman için de, mükemmeldirler.

  • Solunum, sindirim, bağırsak ve böbreklerin düzenli çalışması, kan dolaşımına yardım eder ve seni sağlıklı yapar. Vücudun esnek kalır, kasların güçlenir.

  • Kendini sağlıklı, vücudunu hafif ve canlı hissedersin.Bütün organizmayı canlandırdığı için, çevreni daha fazla sezmeye başlarsın ve daha yaşam dolu olursun.

  • Fazla yemek yemek, sigara içmek, ya da başka önüne geçemediğin istek halinde ortaya çıkan bir sorunun olabilir. Sorunun ne olursa olsun, yoga vücutla zihnin, doğal fonksiyonları arasında bir denge kurmasını sağlayacağı için, sana yardım edecektir.

17 Mart 2007 Cumartesi

Benim de bir kardeşim oldu


(Foto: Nuri Bilge Ceylan)
Artık benim de bir kardeşim var. Gaye'nin bloğunda gördüğüm "Kardeşini Seç" kampanyasına ben de bir şeyler yapabilirim diye düşündüm. Öncelikle siteyi ayrıntılı bir şekilde inceledim. Ardından kardeşimi seçmeye karar verdim ve tüm çocukları inceledikten sonra Mardin'den Kübra'yı seçmeye karar verdim. Kübra 1999 doğumlu , 2. sınıfta okuyor. Umarım ona yararlı olabilirim. Resimlerini gönderdiğinde bloğumda yayınlayacağım. Kimbilir belki bir gün ziyaretine bile giderim. Uzun zamandan beri ilk defa bu kadar heyecanlanarak bir şeyler yaptığımı farkediyorum....

15 Mart 2007 Perşembe

gitmem gerek bu şehirden


Küçük bir sahil kasabasına gitmek istiyorum. Yaşamımı, kalbimi ve beynimi bir kutuya koyup kilitleyerek bu kutuyu denizin dibine göndermek, sonra da arkamda bıraktığım her şeyi herkesi unutmak ve unutulmak istiyorum. Sabahları horoz sesleriyle uyanıp sahilde bir yürüyüşle güne başlamak, denizi gören salaş pansiyonumun balkonunda iyi bir kahvaltı yapıp kitabımı okuduktan sonra kasabanın küçük kahvesinde yaşlılarla sohbet etmek, balıkçıların dertlerini dinlemek, sonra sıkılıp kasabayı keşfe çıkmak, yorucu geçen bu gezinin ardından huzurlu bir uyku çekmek, akşam da gündüz tanıştığım insanların davetini geri çevirmeyip fasıl eşliğinde rakı balık ziyafeti yapmak, gecenin sonunda da huzurlu bir uyku çekmek istiyorum. Haritada kimsenin farketmeyeceği kadar küçük bir nokta olan bu kasabada kaybolmak istiyorum. Ne diyordu şarkıda, oysaki özgürlüğü seçmek, başka vücutlar sevmek, bir şehri tam kalbinden beyninden vurup gitmek var...

3 Mart 2007 Cumartesi

(Foto: Nuri Bilge Ceylan)


BOZGUNLAR
Bozgunlarla sağlamlaşır Ütopya Kalesi
dağılmış parçaları bütünler
yeni zamanlar gümrüğünde
yol ayrımını doğru bilenler
hiçbir aşk ve macera tanrısı
yola çıktığı gibi dönmez geriye
kabuk bağlar yüzümüzdeki gölgeler
unutarak ve vedalaşarak geçilen
durakların birinde inmemiz gerekir
bindiğimiz düşlerden
hayat belki başka biri yapar bizi
bir melodram öğesi olarak umudun da,
umutsuzluğun da aşıldığı
o altın dengede
biliriz içimizdeki avdan yorgun dönen akşamlar
ne kadar bütünlese de parçalar
(Murathan Mungan)