11 Aralık 2008 Perşembe

Yoruldum…
Sürekli mutsuz bir ruh hali içinde olmaktan, içimdeki ümit parçacıklarının geriye dönmemelerinden, her şeyi kafama takmaktan ve sorgulamaktan, çevremdeki herkesin büyük ya da küçük bir sürü sorunu varken benim hiçbir şeyim olmadığı halde niye peki diye düşünmekten, bozuk bir plak gibi son günlerde sürekli geriye sarmaktan, hiç huyum olmadığı halde geçmişle yüzleşmelerimden, belki de pişmanlıklarımdan, gelecekle ilgili de umutsuzluklarımdan, sürekli kendime bu işkenceyi yapmaktan çok yoruldum. Son zamanlarda ağır geliyor her şey. En acı tarafı da tüm bunların tek bir çaresinin kendim olduğunu bilmek, beklemek tüm bunlar geçecek diye. Biliyorum geçecek bu durum ve ben gülerek okuyacağım bu satırları…

14 Mayıs 2008 Çarşamba

Hareket vakti gelince

Seviyorum bu kadını ve şarkılarını. Sen yine olduğun gibi kal, benim için sakın değişme...çağıran bir şeyler var hep beni uzak şehirlerde bana ait birşeyler var o sert gülüşlerde....

6 Mayıs 2008 Salı

U-mut-luluk

Tam bazı şeylere alışıp hayatımı yoluna koymaya başlamıştım. Bu sırada küçücük bir gelişme oluverdi. Tamam dedim ben de işte her şey daha da bir düzelecek, inanırsan oluyormuş her şey. Maalesef saatlerle sınırlı kaldı mutluluğum. Hoş sürekli kendi kendimi telkin ediyordum bu süre içinde, çok mutlu olma hemen diye. Ama elinde olmuyor işte hemen hayallere dalıyorsun birden. Neyse birkaç saat mutluluğun sonunda bir kaç gün de üzüldüm. Ama bırakmıyorum umut etmeyi. Madem insanlar hayalleri olduğu müddetçe yaşıyormuş devam ediyorum o zaman ben de inatla hayallerime ve umutlarıma. Biliyorum ektiğim tohumların bir gün yeşereceğini. Arada sararsa da yaprakları biliyorum sonunda yemyeşil olacağını çiçeğimin. Sürekli elinde olmayanlar yüzünden acı çekip burnunun dibindeki mutlulukları göremeyen insanlardan olmak istemiyorum çünkü. Arada tökezleyebilirim tamam, ama daha güçlendiriyor ektiğim tohumları bu dikenler.
Zaten istesem de oturup uzun bir süre ah vah edemem. Yanımda öyle arkadaşlarım var ki çünkü, hayaller daha bir gerçekçi oluyor onlar sayesinde. Öylesine coşkuyla, heyecanla anlatır ve dinletirler ki hayallerini size, belki hiç bir zaman olmayacağını bildiğiniz bir şey bile çok yakınınızda görünüverir onların yanında. İşlerin yoğunluğundan sıkılıp gittiğiniz öğle yemeğinde biri sorar heyecanla "nedir hayallerinizi süsleyen iş" diye; diğeri meze dükkanı açar bunun üzerine her şeyi bırakıp, bir diğeri el sanatlarıyla ilgili bir şeyler yapmak isterdim der...Mutluluk böyle bir şey bence. Hayal kurarken heyecanlanabilmeyi başarabilmek, en azından deneyebilmek...
(Bu arada, ders çalışayım diye oturmuşken şu an içimden geçenleri yazdım öylesine. "Mutluluğun Formülü" tadındaki kitaplardaki bölümlere benzemesin de. Çok saçma buluyorum çünkü öyle kitaplarda verilen saçma sapan öğütleri. Yok çevrenizdeki hiç dikkat etmediğiniz ağaçlara böcüklere farklı bir gözle bakın, mutluluğu yanlış yerlerde arıyorsunuz belki de; yok şunların listesini yapın, yok bir dostumun başından şöyle bir olay geçmiş bakın anlatayım...Ayyyy neyse ya nerden geldim şimdi bu konuya ben?)

23 Nisan 2008 Çarşamba

Çiçeğim soldu

Çiçekler yerinden memnun kaldığı sürece ölmez yaşarmış. İş yerime annemle babamın gönderdiği çiçeğim soluyor, ölmek üzere belki de. Belki yeni yerinden memnun olmadı, belki fazla suladığım için dayanamadı belki de küstü bana onunla konuşmadım ve yeterince ilgi göstermedim diye. Bir çiçeğe bile bakmayı beceremedim mi şimdi ben? Bu akşam eve getirdim onu. Sararmış yapraklarını temizledim, yarın da saksısını ve toprağını değiştireceğiz. Yeniden hayata dönsün lütfen, boynunu bükmüş yaprakları yeşerip canlansın gene. Lütfen ÖLMESİN...

30 Mart 2008 Pazar

Gündemden başlıklar

Hava oldukça kapalı olmasına rağmen bu pazar keyfimi hiç bir şeyin bozmasına izin vermemek niyetindeyim. Güzel bir kahvaltının ardından çayımı aldım ve gazetelerin başına geçtim. Bir yandan da uzun zamandır dinlemediğim "Tracy Chapman" şarkıları...Gazeteleri karıştırıyorum, hep aynı şeyler. İşte onlardan bazıları:
  • Bir haftadır hemen her gün Prof. annesini öldüren Başak la ilgili mutlaka bir haber çıkıyor gazetelerde. Bugün Radikal'de Perihan Mağden'in yazısını okudum. Kesinlikle katılıyorum söylediklerine...
  • Başka bir haberde Aysun Kayacı'nın "Sokaktaki ayak takımıyla benim oyum eşit olamaz..." sözleri üzerine yorumlar var. Aysun Kayacı'nın söylediklerinin bir yerlerden ezberlenip kurularak söylendiğini düşünüyorum
  • Sırada Paris Hilton var. Hiç şaşırmadım! Zaten gitti diye üzüntüden gözüme uyku girmiyor bir kaç gündür:)
  • Başka bir gazetede Erdoğan'ın her aileye üç çocuk politikasında ısrar ettiği yazıyor.
  • Bu arada Cumhuriyet gazetesi binasına saldırı olmuş.
  • AKP için yarın karar günü...
  • İstanbul'da mezarlıklar dolmaya başlamış.

Çok tuhaf gelmiyor mu size de bir tarafta annesini, kız arkadaşını katledenler, tecavüze uğrayanlar; bir tarafta politik gündem, bir tarafta da Paris Hilton ve diğer magazin haberleri. Galiba hayat da aynen böyle...Neyse dedim ya pazar keyfimi hiç bir şeyin bozmasına izin vermeyeceğim. Çıkayım en iyisi:)

9 Ocak 2008 Çarşamba

Dün-Bugün-Yarın

Çok zaman önceydi. O kadar zaman önceydi ki zaman diye bir şey yoktu.

İnsanlar güneş doğup batıncaya kadar yaşıyorlardı hayatı. Bir daha hiç olmayacakmış gibi dolu ve anlamlı.Derken zaman diye üç parçalı bir şey icat etti insan.Bir parçasına dün dedi, diğer parçasına bugün, öteki parçasına da yarın.

Sonra fesat karıştı zamana ve insan bugünü unuttu. Dünü düşünüp pişman oldu,yarını düşünüp telaşlandı; ama işin ilginç tarafı tüm telaş ve pişmanlıkları güneş doğup batıncaya kadar yaşadı.Farkında olmadan rezil etti bu gününü.

Oysa yarın, bugüne dün diyor, dünde bu gün için yarın diyordu. Bir türlü beceremedi. Bir eliyle yarına, diğer eliyle düne yapıştı. Bu günü eline yüzüne bulaştırdı...Mutsuz oldu insan. Ve ne gariptir ki yarının telaşı da, dünün pişmanlığını da hep bugün yaşadı; ama bugünü hiç yaşayamadı.Ne yarın ne de dün!

Can Dündar