Tam bazı şeylere alışıp hayatımı yoluna koymaya başlamıştım. Bu sırada küçücük bir gelişme oluverdi. Tamam dedim ben de işte her şey daha da bir düzelecek, inanırsan oluyormuş her şey. Maalesef saatlerle sınırlı kaldı mutluluğum. Hoş sürekli kendi kendimi telkin ediyordum bu süre içinde, çok mutlu olma hemen diye. Ama elinde olmuyor işte hemen hayallere dalıyorsun birden. Neyse birkaç saat mutluluğun sonunda bir kaç gün de üzüldüm. Ama bırakmıyorum umut etmeyi. Madem insanlar hayalleri olduğu müddetçe yaşıyormuş devam ediyorum o zaman ben de inatla hayallerime ve umutlarıma. Biliyorum ektiğim tohumların bir gün yeşereceğini. Arada sararsa da yaprakları biliyorum sonunda yemyeşil olacağını çiçeğimin. Sürekli elinde olmayanlar yüzünden acı çekip burnunun dibindeki mutlulukları göremeyen insanlardan olmak istemiyorum çünkü. Arada tökezleyebilirim tamam, ama daha güçlendiriyor ektiğim tohumları bu dikenler.
Zaten istesem de oturup uzun bir süre ah vah edemem. Yanımda öyle arkadaşlarım var ki çünkü, hayaller daha bir gerçekçi oluyor onlar sayesinde. Öylesine coşkuyla, heyecanla anlatır ve dinletirler ki hayallerini size, belki hiç bir zaman olmayacağını bildiğiniz bir şey bile çok yakınınızda görünüverir onların yanında. İşlerin yoğunluğundan sıkılıp gittiğiniz öğle yemeğinde biri sorar heyecanla "nedir hayallerinizi süsleyen iş" diye; diğeri meze dükkanı açar bunun üzerine her şeyi bırakıp, bir diğeri el sanatlarıyla ilgili bir şeyler yapmak isterdim der...Mutluluk böyle bir şey bence. Hayal kurarken heyecanlanabilmeyi başarabilmek, en azından deneyebilmek...
(Bu arada, ders çalışayım diye oturmuşken şu an içimden geçenleri yazdım öylesine. "Mutluluğun Formülü" tadındaki kitaplardaki bölümlere benzemesin de. Çok saçma buluyorum çünkü öyle kitaplarda verilen saçma sapan öğütleri. Yok çevrenizdeki hiç dikkat etmediğiniz ağaçlara böcüklere farklı bir gözle bakın, mutluluğu yanlış yerlerde arıyorsunuz belki de; yok şunların listesini yapın, yok bir dostumun başından şöyle bir olay geçmiş bakın anlatayım...Ayyyy neyse ya nerden geldim şimdi bu konuya ben?)
06 Mayıs 2008 Salı
U-mut-luluk
23 Nisan 2008 Çarşamba
Çiçeğim soldu
Çiçekler yerinden memnun kaldığı sürece ölmez yaşarmış. İş yerime annemle babamın gönderdiği çiçeğim soluyor, ölmek üzere belki de. Belki yeni yerinden memnun olmadı, belki fazla suladığım için dayanamadı belki de küstü bana onunla konuşmadım ve yeterince ilgi göstermedim diye. Bir çiçeğe bile bakmayı beceremedim mi şimdi ben? Bu akşam eve getirdim onu. Sararmış yapraklarını temizledim, yarın da saksısını ve toprağını değiştireceğiz. Yeniden hayata dönsün lütfen, boynunu bükmüş yaprakları yeşerip canlansın gene. Lütfen ÖLMESİN...
30 Mart 2008 Pazar
Gündemden başlıklar
Hava oldukça kapalı olmasına rağmen bu pazar keyfimi hiç bir şeyin bozmasına izin vermemek niyetindeyim. Güzel bir kahvaltının ardından çayımı aldım ve gazetelerin başına geçtim. Bir yandan da uzun zamandır dinlemediğim "Tracy Chapman" şarkıları...Gazeteleri karıştırıyorum, hep aynı şeyler. İşte onlardan bazıları:
- Bir haftadır hemen her gün Prof. annesini öldüren Başak la ilgili mutlaka bir haber çıkıyor gazetelerde. Bugün Radikal'de Perihan Mağden'in yazısını okudum. Kesinlikle katılıyorum söylediklerine...
- Başka bir haberde Aysun Kayacı'nın "Sokaktaki ayak takımıyla benim oyum eşit olamaz..." sözleri üzerine yorumlar var. Aysun Kayacı'nın söylediklerinin bir yerlerden ezberlenip kurularak söylendiğini düşünüyorum
- Sırada Paris Hilton var. Hiç şaşırmadım! Zaten gitti diye üzüntüden gözüme uyku girmiyor bir kaç gündür:)
- Başka bir gazetede Erdoğan'ın her aileye üç çocuk politikasında ısrar ettiği yazıyor.
- Bu arada Cumhuriyet gazetesi binasına saldırı olmuş.
- AKP için yarın karar günü...
- İstanbul'da mezarlıklar dolmaya başlamış.
Çok tuhaf gelmiyor mu size de bir tarafta annesini, kız arkadaşını katledenler, tecavüze uğrayanlar; bir tarafta politik gündem, bir tarafta da Paris Hilton ve diğer magazin haberleri. Galiba hayat da aynen böyle...Neyse dedim ya pazar keyfimi hiç bir şeyin bozmasına izin vermeyeceğim. Çıkayım en iyisi:)
09 Ocak 2008 Çarşamba
Dün-Bugün-Yarın
Çok zaman önceydi. O kadar zaman önceydi ki zaman diye bir şey yoktu.
İnsanlar güneş doğup batıncaya kadar yaşıyorlardı hayatı. Bir daha hiç olmayacakmış gibi dolu ve anlamlı.Derken zaman diye üç parçalı bir şey icat etti insan.Bir parçasına dün dedi, diğer parçasına bugün, öteki parçasına da yarın.
Sonra fesat karıştı zamana ve insan bugünü unuttu. Dünü düşünüp pişman oldu,yarını düşünüp telaşlandı; ama işin ilginç tarafı tüm telaş ve pişmanlıkları güneş doğup batıncaya kadar yaşadı.Farkında olmadan rezil etti bu gününü.
Oysa yarın, bugüne dün diyor, dünde bu gün için yarın diyordu. Bir türlü beceremedi. Bir eliyle yarına, diğer eliyle düne yapıştı. Bu günü eline yüzüne bulaştırdı...Mutsuz oldu insan. Ve ne gariptir ki yarının telaşı da, dünün pişmanlığını da hep bugün yaşadı; ama bugünü hiç yaşayamadı.Ne yarın ne de dün!
Can Dündar
29 Aralık 2007 Cumartesi
Bloğum bir yaşına girdi...
26 Aralık 2007 Çarşamba
Bugün sen çok öleceksin
Çiçeğe su verme unut
13 Aralık 2007 Perşembe
BİR GARİP ARAYIŞ
Sevdiğiniz ve sizin için önemli bir şeyi kaybettiğinizde kendinizi nasıl hissedersiniz? Her şeyi darmadağın eder, her yere bakar, hatta gözünüzden kaçma olasılığına yönelik tekrar tekrar bakarsınız. Bulduğunuzdaki huzur duygusunu anlatmaya gerek yoktur herhalde. Uzun bir süredir, kaybettiğim bir şeyi arıyor gibi hissediyorum kendimi. Ancak küçük bir sorun var. Neyi kaybettiğimi ve neyi aradığımı bilmiyorum. Sürekli arıyorum, bulamayıca da...Sanki bulunca hayatımdaki her şeyin sihirli bir değnekle düzeleceğini, içimdeki boşluğun dolacağını düşünerek, bazen umutsuz, bazen ümitle, bazen de panikle arıyorum. Bazen yanlış yollara sapıp geri dönüyor, bazen pes edip olduğum yerde sayıyor, bazen de yoluma çıkan dikenlere aldırmadan ilerliyorum; belki de bunun adı HAYAT, bilmiyorum
07 Kasım 2007 Çarşamba
03 Kasım 2007 Cumartesi
Az önce "Bir Ömür Yetmez" i izledim sonunda. Ferzan Özpetek'in diğer filmlerine göre biraz daha sönük geldi bana. Ya da çok şey bekleyerek izledim. Çok beğendim diyememesem de keyifli bir filmdi. Cahil Periler de de aynı şey olmuştu. Filmi izlerken dostluklarının, ortamlarının sıcaklığı sarıveriyor insanı. Gerçi benim dostlarım da en az onlar kadar süper oldukları için şanslıyım:) Filmden sonra İtalya ya da İspanya'ya yerleşmek istedim birden, orada çok farklı bir hayat, farklı insanlar, farklı yerler, her şey farklı olsaydı keşke....Bunu yapabilecek cesaretim hiç bir zaman olmayacak o ayrı bir şey.
Bu arada son günlerde kendim için zevk alarak yaptığım hiç bir şey yapmadığımı farkettim. Ders çalışmanın dışında tek istediğim eve gidip tv nin karşısında uyumak olan uyuz bi tipe dönmeden bu duruma el koymak gerektiğini anladım. Abartmıyorum son bir kaç aydır evde film izlemek için dvd yi kurmaya bile üşendiğim için film izlemiyordum. Ya da en nefret ettiğim şeylerden biri olmasına rağmen bir kitaba başlayıp yarıda bırakıyordum. Ama biraz kendinizi zorlayıp biraz da olumlu düşünüp enerjinizi geri getirerek her şeyi eskiye çevirebiliyorsunuz. Herkesin vardır herhalde böyle uyuşuk dönemleri:)Önemli olan anlayıp çaba göstererek kurtulmak istemek bu durumdan. İşten dönünce akşamları sadece dizi izleyen (bu arada ben de bazı dizileri izliyorum yanlış anlaşılmasın karşı değilim), yıllardır tek bir kitap okumamış vs. kendisi için hiç bir şey yapmayan ya da ne yapmak istediğini bile bilmeyen,hayatın akışına kendini kaptırmış o kadar çok insan var ki. İşin tuhaf yanı bu insanlar çok mutlu olduklarını düşünüyorlar. Çünkü her şey olması gerektiği gibi hayatlarında...
28 Ekim 2007 Pazar
Neden olmasın?
Ben de bazen Jim Carry'nin Truman Show'undaki gibi hissediyorum kendimi. Sanki her şey önceden belirli, ayarlanmış. Ben yaşadığımı bir şeyler yaptığımı sanarak kendimi kandırıyorum ve benden başka herkes olan bitenin farkında. Evet evet aynen öyle hissediyorum kendimi. Aslında ben de yukarıdaki balıklar gibi aptal bir ekran koruyucunun içinde yaşayıp kendimi kandırıyor olabilir miyim?
14 Ekim 2007 Pazar
Yağmurla geri geldim:)
Şu anda burda olmamı sağlayan neden ise yağmurun yağması. Dışarda çok güzel bir yağmur yağıyor. Böyle günlerde en sevdiğim şey kahve içip yağmuru seyretmek ya da kitap okumak. Özlemişim üşümeyi, sonbaharı, yağmuru. Artık yazlıklarımı tamamen kaldırmak; hırkalarımı, çizmelerimi giymek istiyorum....Bu arada bayram benim için tam anlamıyla iyi bir dinlenme oldu. İlk iki gün ziyaretler, misafirler, arkadaşlarla buluşmayla falan geçti ama bugün tüm günü kendime ayırdım ve tembellik yaptım.
01 Ekim 2007 Pazartesi
27 Eylül 2007 Perşembe
ağaç
Balkondaydım. Her akşam hiç sektirmeden yaptığım gibi yarım saate yakın oturup akşam sigaramı içtim. Geceleri artık serin oluyor. Yıllardır aynı balkonda, aynı gökyüzünü, aynı yıldızları ve aynı ağacı seyrederek içtiğim akşam sigaram. Yaklaşık 17 yıl önce buraya taşınmamıza bir kaç gün kala son tadilat işleri için gelmiştik. Fırtına ve yağmur...Gene aynı balkonda ve aynı yerimde o ağaca uzun uzun bakmıştım. 17 yılda çok şey değişti. Ama ağaç hala orada ve dimdik duruyor. Daha ne kadar aynı yerde oturup aynı ağacı izliycem, kimbilir....
23 Eylül 2007 Pazar
187.
Ümit beni mimlemiş. Görevim şu:) En yakınımdaki kitabın 187. sayfasını açıp ilk cümleyi yazmak. İşte cümle 187. sayfadaki ilk cümle:
"Onun isteği üzerine ve onun önünde yazdığım bu eklemenin de, yaptığı hataları görmesine ve düzeltmesine yardımcı olacağını umuyorum."
Ben de Ezgi ve Gaye'yi mimliyorummmm.
Bir cumartesi özeti; Muse, Temmuzda, Yolların Başlangıcı ve ingilizce
Bugün tüm gün evdeydim, neler mi yaptım?
Bir kaç saat ders çalıştım. Bir makaleyi türkçeden ingilizceye çevirmeye çalıştm daha doğrusu çeviremediğim için sinirlerim bozuldu. Yarın devam ederim deyip yarıda bıraktım.
Bol bol Muse dinledim. Özellikle de Hysteria 'yı. Neden bilmiyorum bu şarkıda beni benden alıp farklı yerlere götüren bir şeyler var. "Give me your heart and your soul..."
Fatih Akın'ın Temmuzda' sını izledim. Çok beğendim filmi. Şimdiye kadar keşke izleseymişim. Özellikle şu dizeleri yazmak istiyorum filmde geçen: "Aşkım, kilometrelerce yol kat ettim, nehirleri geçip, dağları aştım. Hüsrana uğradım ve ızdırap çektim. Nefsime karşı koydum, ve güneşi takip ettim. Böylece senin önünde duruyorum ve sana seni seviyorum diyorum..." Çok eğlenceli bir filmdi. İzledikten sonra sizi gülümseten mutlu olmanızı sağlayanlardan...
Amin Maalouf'un "Yolların Başlangıcı" kitabına başladım. Yazarın tüm diğer kitapları gibi bu kitap da oldukça akıcı ve sürükleyici. Bir an önce bitirmek istiyorum:)
İşte cumartesi özetim. Bu arada 10 dakika önce cumartesi bitmiş...
18 Eylül 2007 Salı
Mutluluğun resmiiiiiiiii
15 Eylül 2007 Cumartesi
Ah bu şarkıların gözü kör olsun:)
10 Eylül 2007 Pazartesi
Bazen bir şeyin olmasını çok istersiniz. Siz kendi adınıza elinizden gelen her şeyi fazlasıyla yaparsınız. Öylesine kaptırısınız ki kendinizi gözünüz başka hiç bir şeyi görmez. Yıpranır, çok üzülürsünüz, hatta isyan edersiniz neden diye. Ağlarsınız çok. Aradan aylar geçer, yaranız yavaş yavaş kabuk bağlamaya başlar. Zaman en iyi ilaç olur yaranıza. Bir gün bir de bakarsınız ki yaranızdan ufak tefek izler dışında hiç bir iz kalmamış. Bilirsiniz o izin de zamanla tamamen kaybolacağını, ya da o iz ömür boyu geçmese bile size hiç bir acı vermeyeceğini ve her baktığınızda sadece ufak bir tebessüm edeceğinizi. Sonra da dersiniz ki iyi ki olmamış istediğim şey. Derler ya her şey de bir hayır vardır diye, ne kadar da doğruymuş dersiniz. Hayatta hiç bir şeyin tesadüf olmadığını veya her tesadüfün arkasında başka şeyler olduğunu düşünürsünüz. İçinize garip bir huzur dolar ve umutla bakarsınız geleceğe.
06 Eylül 2007 Perşembe
GÖZLER...
Herkese günaydınnnnnnn. İşyerindeyim, saat daha 10 bile değil. Ama sıkıldım işte. Bloğuma hiç bir şey yazmak gelmiyor içimden günlerdir. Çok mutlu ya da mutsuz olduğum anlarda bir şeyler yazdığımı farkettim buraya. Bilin ki uzun süre bir şey yazmıyorsam hayatın akışına bırakıp kendimi öylesine yaşayıp gidiyorumdur....
29 Ağustos 2007 Çarşamba
Birdenbire
Birdenbire
Yenilenir hayat
Beklemeden birdenbire
Yağmur yağar
Güneş açar
Açar birdenbire
Aşk gelir alıp gider
Alıp gider seni
Güneş açar
Açar birdenbire...
27 Ağustos 2007 Pazartesi
Pembe gönlüm sende
Bloğumun rengini pembe yaptım bi kaç gün önce. Çünkü pembeyi seviyorum. Hem belki hayata pembe gözlüklerle bakmama yardımcı olur diye düşündüm:)) Belki bu değişiklik bana şans getirecek hiç belli olmaz. Pembenin mutluluğunu yaşıyorum şu an, pembe sarhoşluğu diyelim, mutluyum işte kısacası. Hayatı seviyoruuuuuuum.
26 Ağustos 2007 Pazar
Denge
25 Ağustos 2007 Cumartesi
Va, Vie et Deviens

Nihayet arkadaşlarımdan birinin mutlaka izlemelisin diyerek verdiği bir filmi günler sonra izleyebildim. Yaklaşık 1 aydır falan üstümde film izleme konusunda acayip bir isteksizlik vardı. Belki de sıcaklardan. Neyse bugün bu duyguyu yenip "Bir Şans Daha" yı izledim. Biraz fazla uzun olmasının dışında film mükemmeldi, herkese tavsiye ederim. Konusuna gelince:
Solomon ya da Şlomo Etiyopyalı gerçek kimliğini İsrailde yıllarca saklamanın ezikliğni yaşayan bir siyah. Beni en çok etkileyen sahnelerden biri de kamptan İsrail e götürülürken bir çocuğun annesine "Kudüs'e varınca hepimiz beyaz mı olacağız anne?" diye sorduğu sahneydi. Aynı şekilde Etiyopya'da susuzluk ve kuraklığı öylesine acı bir şekilde yaşamış olmalı ki Solomon'un İsrail de duş aldırılırken suyun delikten akıp gitmesi sırasında ben yapmadım diyerek ağlaması da farklı bir trajediydi.
21 Ağustos 2007 Salı
Mimlenmişim tekrar- Benim Kokularım
Goddness'cım beni mimlemiş. Yazıyı okuyunca aklıma hemen "koku" filmi geldi. İzlediniz mi bilmiyorum ama çok güzel bir filmdi. Şimdi uzun uzun konusunu anlatmayayım. Benim kokularıma gelince, bence her evin hatta herkesin kendine has bir kokusu var. Çocukluğumda yazlarımın geçtiği rahmetli anneannemin ve babaannemin evlerinin kokusunun yeri başkadır bende. Şimdi bile gözlerim bağlı bir çok eve götürseler hemen seçerim o kokuları.
Bir diğer favorim bebeklerin sütle karışmış mis kokuları. Hiç bir şeye değişilmez herhalde bebek kokusu.
Parfüm olaraksa çiçek kokularının ağır bastığı hafif kokuları tercih ediyorum. Zambak, menekşe kokularına bayılırım. Evdeki çekmecelerdeki lavanta kokusu, kırlardaki papatya kokusu.
Yiyececek içecek bölümünü de atlamayalım bence. Nefis bir türk kahvesi kokusunu duyunca kahve krizim tutar mutlaka. Bir de çerezcilerin önünden geçerken kavrulmuş leblebi kokusunun ayrı bir yeri vardır benim için. Muhallebi yaparken duyulan o müthiş vanilya kokusuna ne demeli. Karnım acıktı birden ya...
PAU THM KOROSU
Üniversitemiz THM korosu üniversiteler arasında bu yaz 1. cilik aldı. Buyrun doya doya izleyin:)Oturanlar arasında sağdan ikinci asistan arkadaşım Serhat gönderdi bunu.
15 Ağustos 2007 Çarşamba
Öylesine yazdım bir şeyler
14 Ağustos 2007 Salı
En güzel yalanlarım
En güzel yalanlarımı söylemem için Ümit tarafından mimlenmişim. İşte en masum yalanlarımdan bazıları:
1. Her alışveriş yaptığımda şu cümleyi kurarım: "Uzuuuun bir süre hiç bir şey almıcam artık. Para biriktirmem gerek. Zaten bi sürü giysim var. İhtiyacım yok bi şeye..." Amaaaa her defasında da dayanamayıp çok ucuzmuş ya da çok güzelmiş deyip bu son diye alırım bi şeyler.
2. Utanarak itiraf ediyorum. Arkadaşlarla belli bir yerde buluşucazdır ve ben bi kaç dakika erken gelip patlamışımdır. Gelen arkadaş ya da arkadaşlar telaşlı bir şekilde sorarlar:" Çok beklettik mi ya ksr bakma...". Ben: "Ya nerdesiniz 10 15 dakikadır bekliyorum burda." :)
3. Karşımdaki insan msn de ya da telefonda çoooook uzun konuşup ciddi anlamda baydıysa (not:Sakın yanlış anlaşılmasın herkese yapmıyorum dediğim gibi ciddi anlamda bayılmama neden olduysa çok uzatıp) ne mi diyorum: "Ya ksr bakma kapatmak zorundayım annemler çağırıyo yemek yicekmişiz"
Oh be rahatladım valla günah çıkarttım bi bakıma:))
Ben deeee Ezgi'yi, Figen'i ve Gaye'yi mimliyorum.
13 Ağustos 2007 Pazartesi
11 Ağustos 2007 Cumartesi
09 Ağustos 2007 Perşembe
Elveda...
Bu bölüme koyduğum fotoğrafı ortak arkadaşlarımızın ricası üzerine saygı duyarak kaldırıyorum.
Bu yıl aldığım yıllık iznim lanetlendi galiba. Önce dedem rahatsızlandı, annem onun yanına gidince tatil planlarımız suya düştü. Tatilimin ilk haftasını evde yalnız geçirdim böylece. Sonra şükürler olsun dedem iyileşti ve annem döndü. İkinci hafta her şey çok daha acı olacakmış meğer, nerden bilebilirdim.
Pazartesi günü sabah erkenden Akyaka’ya gittik. Her şey çok güzeldi. Kafamı dinleyip bu tatil çok iyi oldu diye düşünürken çarşamba günü öğleyin bir telefon geldi. Arayan apartmandan bir komşuydu. Yaklaşık 16 yıldır üst kat komşumuz olan çocukluktan beri çok yakın arkadaşım Yeşim’in evde ölü bulunduğunu söyledi telefondaki ses. İnanamadım önce biri şaka yapıyor olmalı diye düşündüm. Olamazdı çünkü hiçbir sebep yoktu ölmesi için, ne bir rahatsızlık, ne de başka bir şey.
O kadar çok şey paylaşmıştık ki biz Yeşimle. Son 2 yıldır pek görüşemesek de yeri hep ayrıydı ben de. Daha 10 gün önce falan msn de konuşmuştuk dışarı çıkalım diye bir akşam. Canım benim, en son akşam arkadaşıyla dışarı çıkmış, 11 gibi eve dönmüş. Ailesi yazlıktaydı ve yeni evlerine taşınalı daha 1 ay olmuştu. Hep diyodu zaten ben orda yalnız nasıl kalıcam çok ıssız bir yer diye. Sabah da komşuları tarafından yatağında ölü bulunmuş. Gizli kalp dediler. Yeşim ve gizli kalp. Hayat dolu, canlı arkadaşım Yeşim ve kalp. İnanamıyorum ben buna. İnsanlar saçma sapan şeyler için birbirini kırarken, her şeye kafamızı takarken, sorunlarımızı bu denli büyütürken 25 yaşında hayat dolu bir arkadaşımın başına gelenlere anlam veremiyorum. Kafam çok karışık şu anda. Bir taraftan hala tüm bunların gerçek olduğunu algılama sorunu yaşıyorum, bir taraftan da hayatın anlamını düşünüyorum. Annesinin perişan halini çektiği acıyı gördükten sonra benim acım o kadar ufak kalıyor ki tüm bunların yanında. Hep derler ya en büyük acıdır evlat acısı diye. Gerçekten de doğruymuş. En acısı da bugün evimizin önünden kalkan cenazesi oldu. Dünden beri yaşadıklarımı ve gördüklerimi ne kadar kelimelere döksem de o kadar yetersiz kalıyorlar ki. Şu ana kadar bir çok ölüm ve cenazeye şahit oldum ama bugünkü kadar acısını hiç yaşamamıştım. Umarım orda rahat uyuyorsundur canım arkadaşım. Artık bir çağrı attığımda kim balkona çıkıcak ve hadi dolaşalım dışarı çıkalım Yeşim diycem. Kim akşam zile basıp hadi kahve içelim Aydan diycek ve dertleşicez. Ben seni hep gülen yüzünle, saf kalbinle, şen kahkahanla ve o badem gözlerinle hatırlayacağım…
01 Ağustos 2007 Çarşamba
Geçenlerde arkadaşlarla sohbet ederken "Second Life" tan bahsettik. Duymuştum ama tam bilmiyordum. Çok ilginç geldi ya. İnsanların orda ikinci bir yaşamları varmış. Normal hayattaki gibi evleniyorlar, iş sahibi oluyorlar, hatta doğuruyorlar! Ortak bir dil var ingilizce, para birimleri var. Ne gibi bir görüntünüz olsun, karakteriniz, işiniz vs. her şeyi siz seçiyorsunuz ve tüm sonuçlarına katlanıyorsunuz. İlk türk firması olarak Vestel de burda bir ada satın almış. Reuters haber ajansı nasıl bir bina satın aldıysa Türkiye de de Star gazetesi sanal bürolarını kurmuş. Türk karakterler Ermeni soykırımını protesto için bir araya gelmişler falan filan....
Ya hem benim, hem arkadaşlarımın aklı almadı bu işi. Aranızda var mı katılan bilmiyorum ama ben anlayamıyorum bu insanların aklından zoru mu var. Bu bir oyun falan değil bence, çok daha tehlikeli bir şey. Hatta arkadaşlarımdan birinin tanıdığı bir kızın burda sevgilisi falan varmış, gününün neredeyse yarısını bu oyun başında geçiriyormuş. Yurt dışında çok yaygın olan bu simulasyon Türkiye'de de bu aralar hayli ilgi çekiyormuş.
İNANAMIYORUM YA....
30 Temmuz 2007 Pazartesi
Sigarasız bir yaşam mı?
24 Temmuz 2007 Salı
KADINLAR NE İSTER?
Arkadaşlık: Kadınlar, olabilecek en iyi dostlara sahip olmak istiyor. Anlayışlı, dürüst, sadık, ağzı sıkı, her an yanlarında olan... Kesinlikle katılıyorum. Bir kadın için yanında onu dinleyecek arkadaşları, dostları olmazsa çok zorlaşır hayat. Oysa erkekler için bu bir zorunluluk değil.
Aile: Her ne kadar modern çağın kadınları bağımsızlığını ilan etmiş olsa da, en büyük hayalleri beyaz atlı prensiyle evlenip çocuk doğurmak. Çocuk da yaparız, kariyer de :)
Aşk: Bir kadının hayat karşısında yenilme ihtimalinin en yüksek olduğu alanlardan biri. Çünkü beklentilerin gerçekleşmesi sadece performansa değil karşımızdakinin inisiyatifine de bağlı. Özellikle de karşınızdaki ile farklı frekanslarda geziyorsanız, işiniz çok daha zor. Bir kadın kesinlikle aşkta kendine değer verildiğinin gösterilmesini ister. En mantıklı kadınlar bile aşık olduklarında romantikleşir bence....Neyse bu kısmı fazla uzattım galiba.
İş: Kadınlar kariyerlerinde olabilecek en üst seviyeye gelmeyi, çabalarının takdir görmesini ister. Tabiki de öyle. Biz kadınlar her işi olduğu gibi işimizi de mükemmel yaparız ve doğal olarak karşılığını görmek isteriz. Zekiyiz işte, bu kadar basit :)










